joomla template

Sunuş

 

Şimdilerde ekonomik büyüme, siyasetçilerin, burjuva iktisatçılarının, akademi taifesinin, “uluslararası” denilen emperyalist finans kurumlarının, velhasıl “yeryüzünün efendileri” cephesinin vazgeçilmez amentüsü haline gelmiş bulunuyor... Artık işin kolayını bulmuş görünüyorlar: Ekonomi büyüyecek, tüm sorunlar çözülecek... Sanırsınız ki, bu dünyada yaşam ekonomiden, insan da “ekonomik bir hayvandan” ibâret... Ekononik büyüme zenginleşmenin, zenginleşme de sorunların çözümünün [ kalkınmanın] anahtarı sayılıyor ve Gayri Safi Yurtiçi Hasıla [ GSYH] ile ölçülüyor. GSYH’deki değişimler de büyüme oranı olarak ifade ediliyor. İstikrarlı bir ekonomik büyüme oranı yakalanırsa, bireysel ve kollektif mahiyetteki tüm sorunların çözüleceği inancının ve beklentisinin bir kıymet-i harbiyesi var mıdır? Olabilir mi? Kaldı ki, bir toplum hangi durumda “zenginleşmiş”, “kalkınmış” sayılacaktır? Bir ülkede GSYH’nin artışı orada işlerin yolunda gittiği anlamına gelir mi? Böyle bir anlayış daha baştan “zenginlik nedir” sorusunu yok sayıyor. Neyin zanginlilik, zenginleşme ve refah olduğu konusunda bir netleşme olmadan yapılan değerlendirmelerin bir anlamı olabilir mi?

Devamını oku...

Ekonomik büyüme: Sorun mu, çözüm mü?*

 

Son dönemde tüm sorunların çözümünün anahtarı, tüm dertlerin devası olarak sunulan, ‘gerekliliğinden’ ve ‘kesinliğinden’ de asla şüphe edilmeyen ekonomik büyüme nedir? Aslında ekonomik büyüme, ilerleme, modernleşme, kalkınma... gibi kavramların gerisindeki reel bir karşılığı olan asıl kavramdır. Başka türlü ifade edersek, ilerleme, modernleşme, muasır medeniyet seviyesini yakalama, kalkınma... söyleminin derin çekirdeğini ekonomik büyüme denilen oluşturuyor. Bir ülkenin kalkınması, ilerlemesi, modernleşmesi için ekonomik büyümenin vazgeçilmezliğinden şüphe edilmiyor... Büyüyor, ilerliyor, modernleşiyor o halde kalkınıyor velhasıl işler yolunda... şeklinde genel-geçer bir anlayış hâkim. Bir şeyden şüphe etmemek, tartışmamak, onu yeniden düşünmemek, o şeyin bir inanç kategorisi haline geldiği durumda mümkün oluyor. O kadar ki, şimdilerde ekonomik büyüme burjuva uygarlığının dini haline gelmiş durumda. Eğer yüksek oranlı ve istikrarlı bir büyüme gerçekleşirse, yoksulluğun ve işsizliğin sorun olmaktan çıkacağı, sıkıntıların aşılacağı, işlerin yoluna gireceği, toplumsal refahın gerçekleşeceği, huzura erileceği söyleniyor.

Devamını oku...

Büyüme, Nicel Fetişizmi ve Ekonomizm

 

Büyümeye (ve dolayısıyla kalkınmaya) inanmak, bir anlamda (ve hatta önemli ölçüde) nicel olana, rakama, ölçülebilene, rakamın yarattığı tartışılması bile “abest” gerçekliğe ve bu gerçekliği ölçen-biçen ve “rasyonel” biçimde ortaya koyan “yüce” bilimlere (ekonomi-istatistik) inançtır. Oysa kalkınmaya ilişkin tartışmaların çoğunlukla bir nevi rakamlar mücadelesine dönüşmesi (büyüme rakamları, kişi başına gelir rakamları, kalkınma göstergeleri, vs…) rakama ilişkin çok ciddi epistemolojik itirazları gölgelememelidir. Gerçekliğin nicel tezahürü olarak kutsanan rakamlar, göstergeler, söyleme, tahlile, bilimsel-nesnel bir hava katmakla kalmaz yapılan faaliyetin, ölçme faaliyetinin, temellerine ilişkin olası bir sorgulamayı da (rakam neyi, nasıl ölçer, her şey ölçülebilir mi, ölçülmeli midir, ölçülenin değeri ve geçerliliği nedir?) güçleştirir. Sahlins bu ölçme saplantısında Batı kültürünün temel zihni şemalarından birinin tezahürünü görür:

Devamını oku...

Bir Yeniden Üretim Sorunu Olarak Kapitalist Büyüme

 

Ekonomik büyüme, kapitalist ekonomilerde, yapının kendini yeniden üretmesinin ve varolmasının asli ve vazgeçilmez yöntemidir. Büyüme, hacmi pazardaki güçler tarafından belirlenen sermayenin birikimi ve varlıkların çoğalması biçiminde gerçekleşir. Kapitalizm ve kapitalist işletmeler büyüme bağımlısı bir yapıya sahiptir. İşletmeler, varlıkları ve kaynakları üzerinden tanımlanır. Bu iki büyüklük her işletmede dengededir ve işletmenin satışlarına bağlı olarak, varlıklar ve kaynaklar değişik seviyelerde eşitlenir.

Devamını oku...

GELİŞME SORUNU, DEVLET-PİYASA İKİLEMİ VE ÖTESİ

Bu yazı, gelişme[1] sorunuyla ilgili tartışmaya eleştirel bir açıdan göz atınca, kapitalist sosyo-ekonomik düzen içinde gelişme amacını gerçekleştirebilmenin genel olarak, yani birkaç istisna hariç, mümkün olmadığını göstermektedir. Kapitalist sosyo-ekonomik düzen içinde bağımsız gelişme amacını gerçekleştirebilmenin ise hiçbir şekilde mümkün olmadığını göstermektedir. Bunun da ötesinde, asıl sorunun gelişme değil, kapitalizmin kendisi olduğuna dikkat çekmeye çalışmaktadır. Ancak, bu yazı genelinde doğrudan doğruya kapitalizm eleştirilmemekte, buna gerek duyulmamakta, çünkü, gelişme sorununa ve bununla ilgili tartışmaya bilimsel şüpheyle yaklaşmanın, tartışılması gereken asıl sorunun kapitalizm olduğu sonucuna kendiliğinden varacağı ortaya konulmaktadır.

Devamını oku...

Gilbert Rist ile Mülakat[1]

 

Gilbert Rist: Yıllarca İsviçre’de kalkınma üzerine çalıştı. 1986’dan 2003 yılına kadar profesör olarak çalıştığı, şimdiki adı Uluslararası ve Kalkınma çalışmaları Yüksek Kurumu (IHEID) olan, Kalkınma Çalışmaları Yüksek Kurumu’na (IUED) katılmadan önce Tunus’ta çalışmış ve yıllarca Merkez Avrupa- Üçüncü Dünya yöneticiliğini yapmıştır. Temel entelektüel ilgi alanlarından biri, en az diğerleri kadar garip ve geleneksel olarak gördüğü Batı toplumuna ilişkin modernite antropolojisinin inşasıdır. Kalkınma üzerine birçok çalışması mevcuttur.

Devamını oku...

GÜNÜMÜZDE KAPİTALİZM ve BÜYÜME

Ekonomi 21. yüzyıl insanı için kaçınılmaz olarak sürekli üzerinde düşünülen bir alan. Neredeyse her gün elimizdeki ya da kazandığımız parayı nasıl kullanacağımızı, neyi nasıl alıp tüketeceğimizi düşünüyoruz. Şu ya da bu ürün yerine diğerini alırsak ne kadar kazancımız olur? Ya da market yerine pazara gitmek bize ne kazandırır? ve diğer sorular. Eğer yeterli birikimimiz varsa işimiz daha da zor. Bu birikimi yatırım araçlarıyla mı değerlendireceğiz? Yoksa yeni bir bilgisayar, araba veya ev mi alacağız gibi sorular için saatlarce hatta günlerce düşünmemek elde bile değil. Çünkü geleceğe ilişkin belirsizlikler yanlış kararların çok pahalıya mal olmasına yol açabilir. Tüm toplumun bu gibi konulara harcadığı vaktin ekonomik değeri hesaplanabilmiş olsa belki de ulusal gelir ikiye filan katlanır.

Devamını oku...

Küçük güzeldir

 

Çocukların daha doğduğu gün büyümesi istenir. Benim hatırladığım bir tek ninni var. “Uyusun da büyüsün, tıpış tıpış yürüsün” diye başlıyor. Daha sonra ninniye danalar giriyor, bostancı onları kovuyor, bolca okuma ve büyük adam olma dileğiyle ninni devam ediyor. Ne gariptir ki, çocuklar büyür büyümez işler değişiyor. Bebeklik fotoğrafları çekmecelerden çıkarılır, bu defa da o çocukların bebekken ne kadar güzel olunduğuna dair methiyeler dizilir. Küçükken büyük, büyükken küçüklük övülür. Ne istediğini bilememe durumunun psikolojide bir karşılığı elbet vardır. Belki de bu durum insanın görerek öğrenmesine iyi bir örnek. Büyüdükçe, küçük olmanın ne kadar güzel olduğunu anlıyoruz ama yaşamadan da öğrenemiyoruz.

Devamını oku...

Ekoloji Yiyecek ve Ekonomi Üçgeni

 

...sesimizi duyurmak için yağmur çamur demeden günlerce yürürüz

- Brezilya Topraksızlar Hareketinden bir konuşmacı

Son 16 yıldır toprak ve yiyeceğe ilişkin bağımı gittiğim her ülkeye taşıyor ve mümkünse ilk elden öğrenmeye çalışıyorum. Yazıma Brezilya Topraksızlar Hareketinden (Movimento dos Trabalhadores Rurais Sem Terra) genç akademisyen bir kadın Janaina Stronzake'nin geçen sene Seattle'daki bir konuşmasıyla başlamak istiyorum. Ben bir Topraksızlar Hareketi çocuğuyum . 2011 yılı itibariyle Brezilya da 350 000 topraksız köylü aile var. Çoğumuz yıllardır naylon barakalarda yaşıyoruz ve örgütlenip boş toprakları işgal etmekten başka çaremiz yok (1). Onlarca senedir otonom (kendi kararını kend' veren) bir yaşam kurarak yiyeceklerini toplumsal kent bahçelerinden, enerjilerini de olabildi['nce .atilarina attiklari güneş panellrinden karşılayan bu kesim aynı zamanda dünyaya umut saçıyor. Türkiye'de ise topraksızlaşma henüz fazla görünür olmasa da gerek özelleştirme, gerekse küçük arazi sahiplerinin tarlalarını büyüklere satmak zorunda bırakılmasıyla sürüp giden bir akış var.1980'lerden bu yana estirilen neoliberal politikalar ise kır nüfusunu yok edip insanları tamamen endüstriyel gıda sistemine teslim etmiş durumdadır. Keza bugün köy pazarında yer alması dahi fazla görülen bir kırsal kesim var.

Devamını oku...

KAPİTALİST PARADİGMA HAKKINDA

 

“Ütopyadan yoksun bir toplum,

tam anlamıyla totaliter bir toplumdur.”[1]

1. Size göre kapitalist bir toplumda GSYH neyin ölçüsüdür?

Elbette ki yalanın ve manipülasyonun… Bir ülkenin toplam gelirini ülke nüfusuna bölmekle yalnızca bir “yalan” elde edersiniz: Çünkü kapitalizm, bizatihî bir eşitsizlik rejimidir; eşitsizlikler sayesinde vardır, eşitsizlikleri büyüterek kendini sürdürebilir ancak. Toplam gelirin (kağıt üzerinde) toplam nüfusa bölünmesinin ima ettiği “eşitlik” ise, bir yandan “kurulu düzen” iktisatçılarının sistemin temelinde yatan eşitsizlikleri perdeleme gereksinimini, bir yandan da kapitalizmin “refah” yanılsamasını yansıtmaktadır:

Devamını oku...

Dialoglar-2

 

Pazar Kahvaltısı

- Anne : Ooo herkesin elinde bir gazete ... güzel yüzünüzü göremeyecek miyiz?.... bana da yine pazar ekleri kalmış

-Oğlan : Deme öyle annem... bende de spor eki var... bak MBA de yeni   tezahurat yapmıslar...."hook... hook... jump shut... look"

-Kız : Güzelim pazar kahvaltısında tribün sesleri....

-Oğlan : Ablam benim... şak şak şak.... Dünyayı kurtaracakkk..... Caka caka cak.....

-Kız : Keşke hayat basket olsa da ... biz de 3 sayılık atış derdinde olsak..

-Oğlan : Ha ha ha.. ne o abla..3 sayı falan... sen bu kuralları bilmezdin... bak sen de eriyorsun Hidayete... diyorum bak "huzur sporda"...Hidayet......Hidayet....

-Kız : saçlamalama !

Devamını oku...

1. Sana göre Kapitalist bir toplumda GSYH neyin ölçüsüdür?

 

GSYH’nin neyi ölçtüğünden çok, neyi ölçmediği veya neyi ölçer gibi yaptığını sorgulamak lazım. GSYH, her şeyden önce meta dolaşımına dair rakamsal bir ifade. Diğer bir deyişle, meta alış-verişi veya ticari mübadele ve hizmetler içersinde dolaşımda olan mal ve hizmetlere dair bir ölçüm. Oysa kapitalist ilişkilerin hâkim olduğu bir toplumda dahi, meta dışı, ticari mübadele dışı birçok ilişki tipi var.

Devamını oku...

1. Sana göre Kapitalist bir toplumda GSYH neyin ölçüsüdür?

 

GSYH, belirli bir zamanda üretim kapasitesindeki artışının ölçülmüş halidir. Ancak, bu nicel gösterge, bu haliyle sonuçların ölçülmesi anlamına gelmektedir. Nedenler, sayısallaştırılamadığı ve dolayısı ile ölçülemediği ölçüde 'hesabın' dışında kalmaktadır bu durumda. Bu haliyle GSYH, mevcut olanın tespit edilmesine dair bir ölçüdür. Elbette bu ölçü, kapitalist bir işleyişin muhasebeleştirilmesidir.

Devamını oku...

Kapitalist bir toplumda GSYH neyin ölçüsüdür?

Gayri Safi Yurtiçi Hasıla, bugüne ulaşan tanımıyla, bir toplumda üretilen mal ve hizmetlerin parasal değeri diye tanımlanır. GSYİH, tarihi 17’nci yüzyıla kadar uzanan bir toplumda üretimin değerini ölçme çabasıyla başladı. Fizyokratlar, üretimde tarımı esas alarak hesaba katılırken Adam Smith, tarımın yanı sıra diğer dallardaki üretimin de analize katılması gerektiğini öne sürdü..
GSYH, önce toplumdaki ulusal paranın cari değeri ile hesaplanır, sonra enflasyondan arındırılarak “reel değer” hesaplanır, çoğunlukla da dolar, Avro gibi rezerv paralarla hesaplanır ve ülke nüfusuna bölünerek kişi başına GSYİH elde edilir. Bu da ülkelerin zenginliklerini kıyaslamada , ülkeleri sıralamada kullanılır.

Devamını oku...

TC’nin genetiği veya vicdanı kirlenmiş toplum.

 

Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı İmparatorluğu’nun devamı olarak varoldu. Tevatür edildiği gibi bir “kopuş” söz konusu değildi. Osmanlı İmparatorluğunda devlet kutsaldır. Elbette bu sadece Osmanlı’ya mahsus bir “ özellik” veya “orijinallik” değildi. Bu, premodern dönemin Eski Rejimlerinin genel durumuydu. Devletin kutsal sayılması demek, devlet dışında hiç bir şeyin bir önemi ve değeri olmaması demektir. Mevzubahis olan devletse, gerisi teferrüattır ve orada kendi başına bir değeri, kıymet-i harbiyesi olan başka hiç bir şey yoktur. Devlet çıkarı her şeyi mübâh kılar. Devletin çıkarı ve bekâsı için her türlü cinayet, katliam, suikast, komplo, hile, yalan... gerekli ve meşru sayılır. Bırakın halktan insanları, devletin çıkarı için padişah ailesi mensuplarının katli de son derece olağan bir şeydir. Kardeş, çocuk, ana, baba, hepsi devlet çıkarı için katledilebilir. Başka türlü ifade edersek, Osmanlı İmparatorluğu’nun da dahil olduğu “Eski Devletler ailesinde’ devletin bekâsı, aile içi temizliği varsayar ve başka türlü yapması mümkün değildir. Zaten herkes padişahın kuludur. Kulun hakkı yoktur, sadece kulluk yükümlülüğü vardır. Dolayısıyla ilişki yönetenden yönetilene, efendiden kula ve tebaya doğru ve tek yönlüdür.

Devamını oku...

Diğer Makaleler...

Sayfa 1 / 2

Başlangıç
Önceki
1